< Canı Canan Dilemiş Vermemek Olmaz Ey Dil.... - Blogcu





EFENDİM..

 

Buruk bir nisan sabahıdır soluduğum….Bir sevdanın derin izlerinde,pencereden bir bakış…Bakışta gizli yakarış….

Hasret!Sevdaya yakışan yegane duygudur diye işittim Sevdiğim….Bunca yıldır avuttum kendimi…..Hiç görmeden severken Seni bu kadar,bilmem dayanır mıydı yürek varlığındaki zamanlarda yaşamaya….İzlerinde sevdim, bildiklerimde sevdim,kokunda sevdim…..Sevdikçe yandı yürek…Diler oldu an be an….Gelmedin!….Gelmene yakışır değildi halim…Bilemeden cüret ettim….Ama çok sevdim….

Buruk bir nisan sabahıdır soluduğum…Bir sevdanın derin izlerinde,pencereden bir bakış…Bakışta gizli yakarış….

Yorgun geceleri sabah eder oldum…..Belki bir an yakalarım diye saniyeleri israf etmekten korktum…..Her dem Seninle doldum…..Zindanlar misali yüreğimde çırpınan bir bülbülüm….Hasretim gülümün kokusuna…..Razıyım dikenleriyle kanamaya…Yandım mecnun kokar oldum…Hala istemez misin beni ey Gül-i rana….

Artık her yanım üşüyor yüreğimdeki alevin içinde….Dört mevsim yitirdi manasını bende… Gönlümde bir tek vuslatının baharı var….Gözümde bir tek görmediğim karası gözlerin….Dilimde hep Senin ismin….Yüreğimde alevlenmiş ateşin….Biliyorum  layık değilim….Ama yine de beklerim….Ben ettim, Sen etme Efendim….Gel bir su misali…Kurumuş dimağımı serinlet…..Gezin yaralarının üzerinde..Gel bir bahar meltemiyle…Döndür başımı rüya sanayım…Koklayayım seni koklayayım….Çekeyim, içime nefesini doldurayım….Gel efendim….Biçareyim…dermansızım….Derman ol dertlerime…Çiçek açmaz yüreğimi çevir gülistanlara….Yitireyim kendimi bir gülün kokusunda…..

Buruk bir nisan sabahıdır soluduğum..Bir sevdanın derin izlerinde, pencereden bir bakış…Bakışta gizli yakarış…..

Yetmiş bin alem yaratılırken Senin için, ben o alemlerin birinde sadece bir zerreyim….Sensin ruhuma mana veren….Senin için bir yaratılmışta benim…Gel sevgili…Birleştir mananı varlığımla…Hatırlat unutulmuş esasları….Susamışım, serap ol hülyalarıma….Gel Sevgili  mehtap ol karanlıklarıma….


Yaşadığım şehir, soluduğum hava, Sen’siz hepsi yük sanki sırtıma….Kaç mevsimler devirdim Sen’siz..Ne olur Efendim, ne olur son dem olsun bu an…Gel bana…gark et nuruna…Son göz kırpışım olsun Sensiz...Açtığımda yanımda ol….Bir açışla başlasın Sen’li zamanlar...Ne olur Efendim…Yandım hasretinden buram buram….Bir kerecik gel göreyim kül olup savrulmadan….

Buruk bir nisan sabahıdır soluduğum..Bir sevdanın derin izlerinde, pencereden bir bakış….Bakışta gizli yakarış…..

Gel efendim….Cevap ol yakarışlarıma…Gel gezinde derin yaralarında, muhabbetim kat kat artsın sana…..Gel Efendim arayan gözlerime görün..Göründe görmesin hiçbir şeyi Senden sonra….Gel Efendim söndür yüreğimdeki alevi….Gel efendim….Artık Sensiz avareyim….Ensevgili, efendim….

Gökçehan…

(Teşekkürler Gökçehan..)

Vatan..

vatan






Vatan dediğin kardeş şu baştan başa gördüğün ,yalınayak bastığın

ve sıcaklığınla içini titreten yüce toprak.İzmir'de denizin

maviliği,Sinop'ta Karadeniz'in şiddeti,Amasya'da elmanın

kokusu,Bursa'da erenlerin duası,İstanbul'da Fatih'in bitmez

adaleti,Kars'ta erimeyen kar,Antalya'da güneşin

kızıllığı,Adıyaman'da kızıl bir akşam üzeri Nemrud Dağı'nın

azameti,Ankara'da Mustafa Kemal'in zaferi.


Vatan dediğin kardeş içimde titreyen aşk,ellerimle

büyüttüğüm

narin bebek,anamın oyasında yazılı gelenek,babamın terinde

gelecek.


Vatan dediğin kardeş,şehitlerin ocağı,Çanakkale'de

destan,Kocatepe'de Kurtuluş,Erzurum'da dadaş,Elazığ'da

gakkoş,Sivas'ta gardaş


Vatan dediğin kardeş,Türk'ün Ergenekon'dan çıkışı,

demirin erimesi,Yunus'un gözünde yaş,Hacı Bektaş'da semah,Konya'da

nur yüzlü semazen,yüreğimde bitmeyen telaş.


Vatan dediğin kardeş,dedemin kanı,Ata'mın

azmi,sevdası,çocuğumun emaneti.


Vatan dediğin kardeş,toprağından fışkıran buğday,çimeninde

parıldayan çiğ tanesi,köylümün elinde ekmek.


Vatan dediğin kardeş,inatla,azimle,kanla,canla alınan üzerine

basarken bile şükretmen gereken kutsal miras.


BU VATAN,TÜRKİYE;sağıyla soluyla,iyisiyle kötüsüyle,köylüsüyle

kentlisiyle,öğrencisiyle esnafıyla "BENİM VATANIMDIR"

diyebilenindir.


Bu vatan NE MUTLU TÜRKÜM diyenindir.



Bu vatandan ekmek yiyipte kalleşçe saldıranlar,değer bilmeyip rahat

batanlar,renkleri bile tekeline alanlar kısacası VATANSIZLAR

UTANSIN.


...............................

MİLLET


Millet dediğin kardeş,binlerce yıllık geçmiş,yaylalarda süt

kokusu,kuzunun meleyişi,kurdun uluyuşu.


Millet dediğin kardeş,dili kendine has,binlerce yıldır

özgür,egemenlik sevdalısı.


Millet dediğin kardeş,gelenklere bağlı,kültürü saygın


Millet dediğin kardeş,imanıyla kalleşlerin üzerine yürüyen,3 kıtada

adalet ve hoşgörü.


Millet dediğin kardeş,tüm sıkıntılara rağmen vatanına

aşık,maddiyatı maneviyata ezdirmeyen.


Millet dediğin kardeş,Osman Gazi'nin asaleti,Kanuni'nin

azameti,Yavuz'un kılıcı.


Millet dediğin kardeş Sakarya'da aslan,Çanakkale'de

destan,İnönü'de koruyucu,Büyük Taarruz'da defedici.


Millet dediğin kardeş,Mustafa Kemal ve askerleri


Millet dediğin kardeş,binlerce yıldır tüm tarihi belgelerde adı

geçmiş şanlı TÜRK


Oysa uydurma birkaç cümle,toplama bir dil,temelsiz bir geçmiş ile

olunmuyor millet.Milliyetsiz olarak yaşamak isteyenler utansın.


..............................

BAYRAK


Bayrak dediğin kardeş,kanın kırmızısı,temizliğin akı.


Bayrak dediğin kardeş göğe doğru yükselen ses,parıldayan yıldız.


Bayrak dediğin kardeş,elde onur,göğüste taşınan kutsal emanet.


Bayrak dediğin kardeş,bağımsızlık,özgürlük,yaşamın kendisi.


Bayrak dediğin kardeş,öpüpte başına koyacağın dedemin tarihi


Bayrak dediği kardeş,vatanın her köşesinde salınan gelin.


Bayrak dediğin kardeş.....SEN,BEN,O,HEPİMİZ,TÜRK MİLLETİ.


Bir bez parçası değildir bayrak,kafana göre renkleri seçip biraraya

getirmekle oluşmaz.bayrak diye çaput sallayan

BAYRAKSIZLAR

UTANSIN.



alıntı

Dua..




İnsanlığa rahmet olarak gönderilen bütün Peygamberler ve Hak dostları;

darlıkta ve bollukta, ızdırapta ve sürurda, gönüllerini dâimâ Hak Teâlâ'ya

döndür­müşler ve bir niyaz iklîminde yaşamışlardır. Onlar, her hâlükârda Rabb'e
yakarış hâlinde olmanın lüzûmunu, hâl ve davranışlarıyla tâlim eden ebediyyet

rehberleri­dir.



Allâh'a sığınmak, bir yaratılış kânunu ve kulluk muktezâsıdır. Yerde ve göklerde
ne varsa, ilâhî takdîre râm olmuş bir hâlde, O sonsuz kudret sâhibini lisân-ı hâl

ile zikretmekte ve O'na yalvarışta bulunmaktadır. Gerçek bir dînî terbiye de,

duâ hâlini mü'minin rûhunda sürekli kılmayı hedefler. Zîrâ duâ, kalbde Allâh'a

açılan en yüce kapının anahtarıdır.



Duâ tekrarlandıkça derûnî duyuşlar olarak mü'minin rûhuna nakşo­lur, şah­siyete

karışıp onun bir husûsiyeti hâline gelir. Bu sebepledir ki yüksek rûhlar, devamlı

duâ hâlinde yaşarlar. Zîrâ onların kalpleri, duâya sarılma­nın ehemmiye­tine dâir

şu âyet-i kerîmedeki ilâhî îkâz ile ürperiş hâ­linde­dir:


Cenâb-ı Hak buyurur:

"(Rasûlüm!) De ki: Sizin kulluk, duâ ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye

değer versin!? (Ne kıymetiniz var!?)" (el-Furkan, 77)



İşte bir mü'minin rûhunda, Rabbe duâ ile yakarış duygularının dâimî hâle

gelmesi, Allâh ile kul arasında mânevî bir bağ tesis eder. Vecd hâlindeki duâlar

ise, gönlün ilâhî rahmetle kucaklaşma anlarıdır.


Duâda dilenilen, ilâhî rahmet ve merhamettir. Bu itibarla duâda yürekler­den

ilâhî dergâha yükselecek ilk ifâde; âsîlik, günâhkârlık, zayıflık ve acziyetin

îtirâfı olmalıdır. Duâ, sonsuz kudret sâhibi Cenâb-ı Hakk'a, acziyetimizi müdrik
bir şekilde yönelerek, O'nun huzûrunda teslîmiyet ve sükûnetle boyun eğmemiz­

dir. Gerçekten, duâlara acziyet ve kusûrunu îtiraf ile başlamak, merhamet-i

ilâhiy­yeyi dâvette ve dolayısıyla duânın makbûl olmasında, büyük bir tesiri

hâizdir. Nitekim Âdem ve Yûnus -aleyhimesselâm- âyet-i kerîmelerde bildirildiği
üzere, duâlarında Cenâb-ı Hakk'a şöyle ilticâ etmişlerdir:


"(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi

bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz." (el-Araf, 23)

"Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir hâlde geçip gitmiş, bizim

kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde:

Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden
oldum!' diye niyâz etti." (el-Enbiyâ, 87)


Cihangir Sultan I. Murad Hân'ın Kosova önlerindeki şu duâsı, acziyeti­ni îtiraf

ile yapılan duânın berekâtına ne muhteşem bir örnektir:

"Yâ İlâhî! Mülk de, bu kul da Sen'indir. Ben âciz bir kulum. Benim niye­timi ve

sırlarımı en iyi Sen bilirsin ki, mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen'in

rızânı isterim...


Yâ İlâhî! Bu mü'min askerleri küffâr elinde mağlûb edip helâk eyleme!.. Onlara

öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram etsin! Dilersen o bayram

gününde şu Murad kulun yolunda kurbân olsun!.."

Nitekim bu samîmî duânın ardından o âna kadar ortalığı birbirine katmakta olan

fırtına dinmiş, iki üç kat daha kalabalık bir orduya karşı, sekiz saat süren kanlı
bir savaşın ardından nihâyet zafer müyesser olmuştur.

Sultan Murad Han, harp sonrası gâzileri ziyâret edip ihtiyaçlarıyla ilgile­nirken,
yaralı bir sırp askeri tarafından sinsice hançerlenerek şehâdet şerbetini içmiş,

böylece duâsı kâmilen kabûl olmuştur.

* * * * *

Yüksek rûhların lisânı ve sözlerin en güzeli olan samîmî duâlar, nûrdan ve sevdâ­

dan doğar. Ümitsize hayat verir, kırık kalbleri tesellî eder. İhlâs, samîmiyet ve

gözyaşlarıyla yapılan duâlar, ilâhî rahmetin zuhûruna bir dâvettir. Duâda kalbe

huzur bahşeden, Rabb'e teslîmiyet sırrı gizlidir.

Bizlere duâyı yaşayışıyla en güzel tâlim eden, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu

aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. O, gözyaşları içinde ve ayakları şişinceye

kadar kıldığı namazlara ilâveten yaptığı duâlarda sık sık:

"Allâh'ım! Sen'in gazabından rızâna, azâbından afvına ve Sen'den yine Sana

sığınırım! Sen'i lâyık olduğun şekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl

medh ü senâ etmişsen öylesin!" (Müslim, Salât, 222) diyerek, acziyet duyguları

içinde Cenâb-ı Hakk'a ilticâ ederdi. Ayrıca duânın ehemmiyeti­ni şöyle ifâde

buyururlardı:

"Duâ, ibâdettir. İbâdetin iliği ve özüdür. Allâh katında O'na duâ etmekten daha

kıymetli bir şey olamaz. Allâh, kendisinden bir şey istemeyeni (duâ etmeyi

kendisine yediremeyeni) azâba uğratır. Sıkıntı ve darlık zamanında duâsının

kabûl olmasını isteyen kimse, bolluk ve rahatlık zamanında da duâyı bol yapsın.

Rabbiniz Hayy ü Kerîm'dir; bir kul elini açınca onu boş bırakmaz. Kime ki duâ

kapıları açılmıştır, ona hikmet kapıları açılmış demektir. Duâ, rahmet kapılarının

anahtarı, mü'minin silâhı, dînin direği, göklerin ve yeryüzünün nûrudur." (Rûdânî,
Cemu'l-Fevâid, 9219-20-21-22-25)


İnsanoğluna zulmeden, zayıfı hor görüp ezen ve gâfilâne bir hayat süren­lerden

ziyâde; ümitsizlik içinde inleyen bir yetimin yüzünü güldürebilen ve dertli

insanlara hu­zur bahşedenlerin ettiği duâların makbûl ol­duğu bir ger­çektir.

Hakî­ka­ten, kendisini günahsız gören mütekebbirlerin duâları değil, gü­nah­larının

afvı için göz­lerinden gönüllerine durmadan yaş akıtan Hak âşıklarının duâları,

kabûle şâ­yândır.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da duânın kabûlünü temin sadedinde şöyle

buyu­rur:

"Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle ve nemli gözlerle duâ ve tevbe et! Zîrâ

çiçekler, güneşli ve ıslak yerlerde açar!"


Dolayısıyla duânın kabûlü için talebin sırf lafzen ifâde edilmesi kâfî gel­mez.

Duâları, "havf ve recâ" yâni korku ile ümid arasında yapmaya gayret etmeli­dir.

Kalb, duânın yüklendiği mânâya âid arzularla titremelidir. Aynı zamanda duâ bir
günâhın afvedilmesi istikâmetinde ise, o günahın bir daha işlenmemesi husû­sunda

kat'î bir azim ve kararlılıkla talep edilmelidir.


Rivâyet edilir ki Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, düşkünlük içinde duâ eden bir

adama rastladı ve onun zâhirî hâline bakarak duâsının kabûl olmasını gönülden

arzu etti. O sırada Allâh Teâlâ'dan Mûsâ -aleyhisselâm-'a şöyle bir vahiy geldi:


"Ben o kuluma senden daha çok merhametliyim. O, diliyle bana duâ ediyor; fakat

kalbi, sâhip olduğu koyun sürüsündedir."



Mûsâ -aleyhisselâm- bu durumu bildirince, adam derhal kendini toparladı ve

hâlis bir gönülle Allâh Teâlâ'ya yöneldi.


Diğer taraftan bir din kardeşinin gıyâbında yapılan duâ da sür'atle müste­câb

olur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:



"Bir mü'minin diğer bir mü'mine gıyâbında duâsından daha çabuk kabûl edilen

hiçbir duâ yoktur." (Tirmizî, Birr, 50) buyurmuştur.


İnsanlar duâsı kabûl olacağı zannını taşıdıkları kimselerden duâ talebinde

bulunurlar. Halbuki duânın kabûlünü temin eden asıl sebep, ihlâs ve samîmiyettir.
Bu de­mektir ki, bir günahkârın dahî, mü'min kardeşi için samîmî olarak yürekten

yapa­cağı bir duâ, Allâh katındaki mevkii kendisinden üstün zannedilen bir

başka­sının gönülsüz duâsından daha hayırlıdır.



Nitekim Hazret-i Mevlânâ'nın, bir şefkat ve merhamet okyanusu olan sînesinden
yükselen şu feryad pek mânidardır:


"Ey Rabbim! Eğer Sen'in merhametini yalnız sâlihlerin ümîd etmesi gere­kiyorsa,

mücrimler kime gidip sığınsınlar?.."


"Ey yüce Allâh'ım! Eğer sen, yalnız has kullarını kabûl ediyorsan, müc­rimler

kime gidip yakarsınlar?.."

* * * * *


Gerçekten bir kul, günahkâr bile olsa, bu hâl, Cenâb-ı Hakk'ın onu terk etmiş

olduğu mânâsına gelmez. Bu sebeple bir şahsın, kimin duâsı hürmetine mu­râdına

nâil olacağını, yalnız Allâhu Teâlâ bilir. Bu sebeple, kim olursa olsun, Allâh'ın

kulların­dan birinin kalbî duâlarını alabilmekteki değeri idrâk etmelidir.


Birgün Mâruf-i Kerhî Hazretleri, çarşıda bir sakaya rastlar. Sa­ka:



"-Allâh rızâsı için benim suyumdan içiniz." diye seslenir.


Mâruf-i Kerhî Hazretleri, "Allâh rızâsı için" diyen sakanın bu duasını almak

niyetiyle nâfile oruçlu olduğu hâlde o sudan alır ve içer.


Mâruf-i Kerhî vefât ettikten sonra evliyâdan bir zât, onu rüyâsında güzel bir

mevkîde görür:


"-Cenâb-ı Hak hangi amelin sebebiyle sana bu ikramda bulundu?" diye so­rar. O
da:


"-Sakanın Allâh rızâsını taleb ederek ettiği duâ ile." der.


Mazlum ve gönlü kırık mü'min­lerin duâsını almak kadar, onların bed-duâ­larından

sakınmak da aynı derecede mühim bir mes'eledir.



Nitekim Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad, şehrin kalesini tamamladı­ğında,

Hazret-i Mevlânâ'nın babası Bahâeddin Veled'den teberrüken kaleyi gör­mesini

ve kale hakkındaki fikrini beyân etmesini ricâ eder. Bahâeddin Veled Haz­

retleri, gidip yapılanları görür ve şöyle der:



"Kaleniz, sel felâketlerini, düşman akınlarını önlemek için fevkalâde güzel ve

kuvvetli görünüyor. Lâkin sen, idâren altındaki mazlumların, ezilen insanların

bed-duâ oklarına karşı hangi tedbiri aldın? Çünkü onların bed-duâ okları, yalnız
senin kalen gibi bir kaleyi değil, yüzbinlerce kale burcunu deler geçer ve

dünyayı harâbeye çevirir.


En iyisi sen, adalet ve iyilikten kale burçları yap ve sâlihlerden, hayırlı duâ

askerleri teşkîl etmeye gayret et. Böylesi senin için surlardan daha emindir.

Zira halkın ve dünyanın güven ve huzuru o duâ askerleriyle sağlanır."


Hakîkaten, mü'minlerin her türlü nâiliyyet, muvaffakıyyet ve zaferleri,

gösterilen gayret ve çabaların yanısıra, ihlâslı duâların da bir berekâtıdır.


Yaşayıp hissedebildiği­miz nispette bizler için ebedî saâdet rehberi olan Kur'­ân-

ı Kerîm, duânın en büyük tâlimlerini ihtivâ eder. Yüce Rabbimiz duâ husûsundaki

âyetlerden birkaçında şöyle buyurur:


"De ki: Ne dersiniz; size Allâh'ın azâbı gelse veya o kıyâmet gelip çatı­verse,

Allâh'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin ba­kalım)!

Bilakis yalnız Allâh'a yalvarırsınız. O da (kaldırılması için) kendisi­ne

yalvardığınız belâyı dilerse kaldırır ve siz ortak koştuğunuz şeyleri unu­

tursunuz." (el-En'am, 40-41)

"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları

sevmez." (el-A'raf, 55)

Âhiretimizi kurtarabilmenin yegâne sermâyesi olan şu fânî dünyâ hayâtın­da

hatırdan çıkarmamamız gereken en mühim duâlardan biri de hüsn-i hâtime ile

ölebilmeyi dilemektir. Âyet-i kerîmede Rabbimiz:

"Ey îmân edenler! Allâh'tan, O'na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman

olarak can verin!.." (Âl-i İmrân, 102) buyurmaktadır.

Her mü'minin, bir ömür boyunca gösterdiği gayretler, son nefesi güzelce

verebilme saâdetine kavuşmak içindir. Zîrâ, peygamberlerin dışında kimse temi­

nat altında değildir. Evliyâullâh bile dâimâ son nefes endişesi taşımışlardır.

Nite­kim İmâm Süfyân-ı Sevrî, hocasının sû-i hâtime ile gidişini müşâhede etmiş

ve hüznün­den genç yaşta beli bükülmüştür.

Her ne kadar kimin ne hâl üzere öleceği meçhûl ise de, umûmiyetle her insanın

yaşadığı hâl üzere öldüğü bir gerçektir. Bu sebeple son nefesimizi îmân ile

verebilmek için sırât-ı müstakîm üzere bulunup dâimâ Cenâb-ı Hakk'a duâ ve

istiğfâr hâlinde yaşamamız îcâb eder. Âyet-i kerîmede bildirildiği üzere Yûsuf

-aleyhisselâm- şöyle duâ ederdi:

"(Allâh'ım!) Canımı müslüman olarak al ve beni sâlih kullarının arası­na ilhâk

eyle!.." (Yûsuf, 101)

Allâh Teâlâ'nın akl-ı selîm sâhipleri diye övdüğü sâlih kullarının duâsı ise yine

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle bildirilmektedir:

 

"Ey Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla! Rûhumuzu sâlih­lerle birlikte

al!" (Âl-i İmrân, 193)

Mûsâ -aleyhisselâm-'ın mûcizesi karşısında henüz yeni îmâna ermiş sihir­bazların

Firavunun işkence ile ölüm tehditlerine aldırış etmeyip, Cenâb-ı Hakk'a o

canhıraş niyazlarında, zulümden kurtulmayı değil de, bir îmân zaafına

uğramadan müslüman olarak canlarını teslîm edebilmeyi dilemeleri, bizler için ne

büyük bir îkaz ve ibrettir.

Nitekim bu yüksek îmân celâdeti, âyet-i kerîmelerde şöyle beyân buyurul­

maktadır:

"Dediler ki: "Seni, bize gelen açık açık mûcizelere ve bizi yaratana tercih

edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü

geçirebilirsin." (Tâhâ, 72)

"Onlar: Biz zaten Rabbimize döneceğiz. Sen sadece Rabbimizin âyet­leri bize

geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize

bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al dediler." (el-Araf, 125-126)

Duâlarda ilâhî lutfa kavuşacak olan, sâdece gür sesle ve bir gösteri edâ­sıyla

söylenen, riyâkârâne, yapmacık ve kalbin iştirâk etmediği parlak cümleler,

ciğerleri yırtarcasına bağır­malar ve nümâyişli sözler değildir. Şâyet böyle

olsaydı, bü­tün bunların zıddına, iniltiden öteye sesi çıkmayan, ciğerinden kan

çekerek kan­lı gözyaşlarıyla yakaran muzdarip bir hastanın veya kendi nefesine

sözü geçmeye­cek derecede zayıf gariplerin duâlarının kabul görmemesi

gerekirdi. Böyle bir dü­şünceye sâhib olmaksa, gönül ve hâl lisânını bilmemek ve

âdetâ yok farzetmek­tir.

Duâda bu gibi taşkınlıklarda bulunmak, aslında duânın özünü, rûhâniyetini ve

kudsiyyetini zaafa uğratır. Hazret-i Peygamber -sallâl­lâhu aleyhi ve sellem-

Efendimiz, böyle duâ edenler hakkında:

 

"Bir zümre gelip, duâlarda haddi aşacaklardır." buyurarak bu hâle düş­mekten

îkâz etmişlerdir.

 

Yine bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur:

"Siz bir sağıra duâ etmiyorsunuz. İşitici ve size pek yakın bir Allâh'a niyâz

ediyorsunuz." (Buhârî, Cihad, 131)

 

Cenâb-ı Hak samîmî duâları reddetmez. Lâkin bütün samîmiyetine rağ­men, ka­

der-i mutlaka muvâfık düşmeyen bâzı taleplere de icâbet buyurmaz. Bun­dan

dolayı duâ eden, hiçbir zaman bezginlik göstermeyip duâya devâm etmelidir.

Zîrâ böyle hâl­lerde duânın karşılığı âhiret âlemine havâle edilmiş demektir.

 

Duânın vecdine dalan bir kalb, en yüce kapıya ilticâ etmiş bulunduğunun

idrâkinde olmalıdır. Duâ kapısın­da bir teveccüh ümîdiyle bekleyen gönüller, o

rahmet eşiğinde bir ömür bile bek­lemekten usanmazlar. Zîrâ onların âleminde

duâ ve gözyaşı ilâhî rahmetten neş'et ettiği için, mahzun gönüllere tesellî ve

huzur bahşeden bir seâdet iksîri ve Hakk'ın sevdâsıyla yanık yüreklerin içtikçe

ferah­ladığı tatlı bir kevser gibidir.

 

Unutmamalıyız ki, insan olmanın gerçek şeref ve haysiyetine günahları­mızdan

afvolunarak ulaşabiliriz. Ölümle birlikte ebedî afvın sırrına ermek ve Hakk'ın

son­suz lutuflarını tatmak isteyenler, öncelikle gönül bahçelerindeki gül­lerden

vecd hâlindeki duâ ve niyazlar ile afv râyihası çıkarma gayreti içinde

olmalıdırlar. Biz de niyaz ederiz ki sonsuz kudret ve merhamet sâhibi Rabbimiz

bize acısın ve üzerimize afv lutuflarını yağdırsın.



Yâ Rabbî! Aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfire­tinden

nasîb alabilmemizi lutfeyle! İlâhî rızâna nâiliyyet ümidiyle, yarattık­larına

merhameti, gönüllerimizin tükenmez hazînesi eyle! İhlâslı kullarının feyizli

duâları hürmetine, mübârek vatanımıza saâdet ve dirlik, milleti­mize hak ve

hayırda birlik ihsân eyle!

Âmîn!..


Osman Nuri Topbaş

Dostluk..

Dostluk, müsbet veya menfî vasıflardaki müştereklikten kaynaklanır.

***

İki din kardeşi, birbirini yıkayan iki el gibidir. Tıpkı Muhâcir ve Ensar gibi…

***

Dostluk, iki gönül arasındaki cereyan hattıdır. Bu cereyanla, yâni muhabbet neticesinde sevilenin her hâli, sevgisi nisbetinde sevene sirâyet eder.

***

Bir kimsenin sevdiğiyle beraber olması demek; onunla sözde, özde ve davranışta aynı duyuş, düşünüş, hissediş ve yaşayış hâlinde olması, yâni “sevdiğini” gösterecek aynîlikler ve beraberliklerin mevcut bulunması demektir.

***

Allâh için gerçek dostluk, bedenleri ayrı olan iki varlığın bir kalbde yaşamasıdır.

***

Tenlerin ayrılığı, canlara ayrılık getirmez. Aksine gönülleri birbirine daha da yakınlaştırır, bir bütün eyler.

***

İlâhî ünsiyetin yolu muhabbettir. Sevilenleri taklittir.

***

Sevenler, sevdiklerini dâimâ gönüllerinde taşırlar ve aslâ hatırlarından çıkarmazlar.

***

Kul, ancak mâsivâ engellerini aştığı takdirde muhabbet ve dostluğun gerçek hazzını yaşayabilir.

***

Kalblerdeki muhabbet, bütün mahlûkâtı kuşatıcı mâhiyette olursa, sahibini kâmil bir mü’min, diğer bir tâbirle hakîkî bir âşık, yâni Hak Dostu eyler.

***

Tabiatta gizlenen dost yüzünü göremeyen gönüller âmâdır. Tabiatla konuşamayan insanın rûhu dilsizdir.

***

Hakk’ın dostluğuna nâil olanlar, dostluğun güler yüzünü yalnız insanda değil, dünyâya hayat hâlinde serpiştirilmiş bütün nebâtatta ve hayvânatta bile müşâhede ederler.

Hakk’a muhabbetle dolu bir mü’min yüreğinin, Rabbin bütün mahlûkâtını şefkat ve merhametle kucaklaması îcâb eder.

***

Dostluğun merkezine Allâh ve Rasûlü’nü yerleştirenler, bütün mahlûkât ile dost olurlar.

***

Dostluğun kaynağına ulaşan Mevlânâ ve Yûnus gibi Hak dostları, insanların da dostları olarak herkes tarafından, hattâ kurdu ve kuşuyla bütün bir kâinat tarafından sevilen, nur yüzlü, mütebessim birer cennet gülleridir.

***

Tabiattaki kudret akışları ve ilâhî muhabbet tecellîleri, fânîleri Büyük Dost’a, yâni Cenâb-ı Hakk’a ulaştıran ulvî birer basamaktır. Bu basamakları aşanlar, gerçek dostluğun lezzetini tadarlar.

***

Kalbin mâsivâdan, -yâni Hak’tan uzaklaştırıcı her şeyden- muhâfaza edilmesi ve dâimâ hayır telkinlerine muhâtap kılınması için, rûhâniyetlerinden feyiz alınabilecek gönül ehli sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarûrîdir.

***

Muhabbeti lâyıkına, husûmeti de müstahakkına tevcih edebilmek, sahibini âbâd ederken, aksine, muhabbeti nâ-lâyıkına, husûmeti ise gayr-i müstahakkına tevcih, bunu yapanı, bu tevcihlerdeki şiddet nisbetinde bedbaht kılar.

***

Sevenler, sevdiklerinden geleni hoş karşılamak mecbûriyetindedirler. Gönlü aşk ile dolu olan kul, Rabbinden gelen her şeyi sevgisi nisbetinde gönülden kucaklar.

***

Allâh yolu, gönülleri harâb etmekten değil, ihyâ ve âbâd etmekten geçer.

***

Bakış ve görüşlerin seviye kazanması, kâinat sayfalarındaki esrar ve hikmeti gerçek mânâsıyla telâkkî edebilmek, ancak gönül âleminde derinleşerek gerçek dostluğu yaşayabilmeye muvaffak olabilen ilâhî aşk ve vecd kahramanlarının işidir.
Osman Nuri Topbaş..

Hak Dostlarının Gönül İklîminden Saâdet Damlaları

İlâhî hikmetler dershânesi olan şu imtihan âleminde, Rabbimiz, biz kullarını hakîkate ulaştıracak birçok vesîleler lutfetmiştir. Birer hidâyet rehberi olan ilâhî kitaplar, peygamberler ve evliyâullâh, dâimâ insanlığı hak ve hakîkate sevk ederek Cenâb-ı Hakk’ın “cennet dâvetine” elçilik yapmaktadırlar. Zîrâ Rabbimiz:

“Allâh, kullarını Dâru’s-Selâm’a (saâdet yurdu cennete) dâvet ediyor...” (Yûnus, 25) buyurmaktadır. Tabiî ki her dâvetin bir kabûl şartı, her nîmetin de bir bedeli vardır. Rabbimiz bu bedelin ne olduğunu, diğer bir âyet-i kerîmede şöyle beyân buyurmaktadır:



“O gün, ne mal fayda verir ne de evlâd. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (temiz bir kalb) ile gelenler (o günde fayda bulur).” (eş-Şuarâ, 88-89)

Kalb-i selîm, mâsivâdan arınmış ve mücellâ bir ayna gibi Hakk’ın cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı hâline gelmiş bir kalbdir. Hak Teâlâ, kulunun kalbinde cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce onu sever ve ondan râzı olur.

Rabbimizin cennet dâvetine ve ihsân edeceği sonsuz mükâfatlara lâyık olabilmek için mâsivâdan uzaklaşıp kalben Hakk’a yönelmek şarttır. Zîrâ Rabbimiz, bizden ilâhî tecellîgâh olan bir gönül, yâni kalb-i selîm istiyor.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde bir kıssa vardır:

Hazret-i Yûsuf’a çok uzak diyarlardan, yüreği muhabbetle dolu bir dostu gelip misâfir olur. Onlar, çocukluktan beri samîmî birer dostturlar. Ahbaplık ve dostluk yastığına beraberce yaslanmışlardır. Hazret-i Yûsuf, bir müddet onunla sohbet ettikten sonra nükteli bir tarzda:

“–Söyle bakalım dostum, bize gittiğin yerlerden ne hediye getirdin?” der.

Misâfiri, bu istek karşısında çok mahcûb olur ve ne diyeceğini bilemez. Ardından, hissiyâtını şu samîmî ifâdelerle dile getirir:

“–Sana armağan getirmek için, şu fânî âlemde birçok şeye nazar ettim. Fakat hiçbirini gözüm tutmadı, hiçbirini sana lâyık göremedim. Bir kırıntı büyüklüğündeki altın parçasını bir altın yatağına veya bir damlayı bir denize nasıl armağan olarak götürebilirdim ki? Senin güzelliğine denk olacak hangi tohum vardır ki bu Mısır ülkesinin ambarında bulunmasın? Sana getirilecek hediye ancak senin güzelliğinin bir eşi, bir benzeri olmalıdır. Bu yüzden ben de çâresiz, sana gönül nûru gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna getirip sunmayı lâyık gördüm.

Ey güneş gibi gökyüzünün nûru olan Yûsuf! Sana gönül nûrundan bir ayna getirdim ki, ona baktıkça kendi güzelliğini görüp hayrân olasın. Onda güzel yüzünü gördükçe, Rabbin sendeki cemâlî tecellîlerini seyredesin ve beni de hatırlayasın.”

Misâfir bunları söyledikten sonra koltuğunun altından bir ayna çıkarır ve Hazret-i Yûsuf’a takdîm eder.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. (Şunu iyi bil ki, sen çıkınca aradan, kalır seni yaratan!) Ey Hak âşığı! Eğer ahmak değilsen, Hakk’ın huzûruna yokluk götür.

Göklerdeki bulutların, deryâlardaki suların kendi renkleri yoktur. Onları renkten renge koyan, semâdaki Güneş’tir. Mârifet, kesretten vahdete intikâl edebilmek ve Hakk’ın rengine boyanabilmektir.

Sen de nefsânî arzulardan sıyrıl, yokluğa, yâni hiçliğe er! Zîrâ her ilâhî tecellînin kemâli, hiçliğe vâsıl olduktan sonra başlar…

Cenâb-ı Hakk’ı dost edinmek istersen, şunu iyi bil ki, dostların yanına eli (ve gönlü) boş gidilmez. Dostların yanına eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Cenâb-ı Hak mahşer gününde kullarına:

«–Kıyâmet günü için ne hediye getirdiniz?» diye soracak ve ardından şöyle buyuracak:

«–Sizi ilk yarattığımızda olduğu gibi, eli boş, azıksız olarak, tek başınıza ve muhtaç bir hâlde geldiniz. Haydi söyleyin, kıyâmet günü için ne hediye getirdiniz? Yoksa sizde dünyâdan âhirete dönmek ve Allâh’ın huzûruna çıkmak ümîdi yok mu idi? Kur’ân’ın kıyâmet hakkındaki haberleri, size boş mu görünmüştü?»

Ey ahsen-i takvîm, yâni en güzel vasıfta yaratılan insan! O dostun kapısına böyle boş bir gönülle nasıl ayak atıyorsun?

Bu fânî âlemde azıcık olsun uykuyu, yemeyi-içmeyi azalt da Hak ile buluşacağın zaman için bir hediye hazırla!”

Kula düşen, ilâhî azamet ve kudretin sonsuzluğu karşısında hiçlik ve acziyetini idrâk edebilmektir. Zîrâ Rabbimiz, her şeyin yaratıcısı ve sâhibidir. Dolayısıyla O, her varlıktan müstağnîdir. O’na götürülebilecek hiçbir hediye yoktur ki O’nun sonsuz hazînesinde bulunmasın. O, hüsn-i mutlaktır; bütün güzelliklerin menşeidir. Bu yüzden varlıklar içinde en güzel ve kıymetli şey, Hakk’ın güzelliğine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir “kalb”dir. Cenâb-ı Hakk’a götürülmeye en lâyık hediye, Rabbimizin bizden istediği “kalb-i selîm”dir. Şâir ne güzel söyler:

Sanma ey hâce kim senden zer ü sîm isterler

Yevme lâ yenfeu’da kalb-i selîm isterler

İşte böylesine kıymetli olan kalbi, fânî ve gelgeç sevdâlara esîr etmek kadar fecî bir gaflet düşünülebilir mi? Hakk’ın rızâsına vuslatın yegâne bedeli olan kalbi, mâsivâ ile kirletmekten daha büyük bir felâket olabilir mi?

Kalb-i selîm, içinde îman nûrunun ışıldadığı, berrak ve billûr bir fânus gibidir. Mü’min, kalbindeki bu nûr ile, doğruyu eğriden, hayrı şerden, hakkı bâtıldan, helâli haramdan ayırt eder. Nitekim rikkat-i kalbiyye sâhibi, gözü yaşlı ve duygulu bir sahâbî olan Vâbisa İbni Ma’bed -radıyallâhu anh-, bu hâlin güzel bir misâlidir. Bu mübârek sahâbî şöyle anlatıyor:

Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna varmıştım. Bana hitâb ederek:

“–İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?” buyurdu. Ben de:

“–Evet yâ Rasûlallâh!” dedim. O zaman şöyle buyurdu:


“–Kalbine danış. İyilik, sana uygun gelen ve yapılmasını kalbinin tasdîk ettiği şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye nice defa fetvâ verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 227-228)

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bu güzîde sahâbîsine, iyinin, güzelin, hak ve hayrın ne olduğunu kalbine danışarak öğrenmesini tavsiye buyuruyor. Dolayısıyla, günah ve ihtiraslarla zedelenmemiş temiz bir kalbin, iyiyi kötüden ayırt edebileceğini beyân ediyor. Zîrâ selîm bir kalb, hakîkatin şaşmaz pusulasıdır. Onun sâfiyetine halel getirip hastalanmasına sebebiyet veren şeyler ise, gaflet, nefsânî ihtiraslar ve günahlardır. Hadîs-i şerîfte -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Mü’min, bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer o günâhı hemen terk edip tevbe ve istiğfâr ederse kalbi cilâlanır, eski parlaklığına kavuşur. Böyle yapmaz da günah işlemeye devâm ederse, siyah noktalar gittikçe çoğalır ve netîcede kalbini büsbütün kaplar. İşte Hak Teâlâ’nın:

«Hayır, doğrusu onların işleyip kazandıkları (kötü) şeyler sebebiyle, kalblerinin üzeri pas tutmuştur.» (el-Mutaffifîn, 14) diye beyân ettiği hâl budur.” (Tirmizî, Tefsîr, 83; İbn-i Mâce, Zühd, 29; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 297)

Hasan-ı Basrî -rahmetullâhi aleyh- öğütlerinde şöyle buyurur:

“Kalbler altı şeyden dolayı çürür ve bozulur:

1- Tevbe ederim ümîdiyle günah işlemek.

2- İlim öğrenip, mûcibince amel etmemek.

3- Hareket ve davranışlarda içten ve samîmî (ihlâslı) olmamak.

4- Allâh’ın verdiği nîmetlerden yararlanıp, şükretmemek.

5- Allâh’ın yarattıkları arasında paylaştırdığı rızka râzı olmamak.

6- Ölüleri defnedip, onlardan ibret almamak.”

Kalb, içinde bulunduğu ortamın tesiri altında kalır. Hayırlara ve güzelliklere muhâtab olursa güzel in’ikâslarla nurlanır. Bunun aksine kötülük ve çirkinliklere mâruz kalırsa kötülükler sirâyet edip onu karartır.

Rivâyete göre cennetten gelen ve İbrâhîm

-aleyhisselâm- tarafından tavâfın başlangıcına alâmet olsun diye Kâbe’nin bir köşesine yerleştirilen meşhur “Hacer-i Esved” de, insanların günahlarının ve kasvet-i kalbinin menfî in’ikâsları netîcesinde kararmıştır.1 Mâlum olduğu üzere Hacer-i Esved, “siyah taş” mânâsına gelir. Hâlbuki bu taş, cennetten çıktığı zaman sütten ve kardan daha ak idi. Fakat zamanla kendisine dokunan insanların günahları sebebiyle kararmıştır. Nitekim bu siyahlığın sâdece Hacer-i Esved’in görünen kısmında bulunduğu, Kâbe duvarına gömülü kısmının ise hâlâ beyaz olduğuna dâir pekçok rivâyetler vardır.2

Düşünmek gerekir ki insanların günahları, bir taşa bile bu derece tesir edip onu siyahlaştırabiliyorsa, tıpkı su gibi, bulunduğu ortamın şekline ve rengine bürünen kalbi, ne kadar tesir altında bırakır?! O hâlde kalbin sâfiyet ve berraklığını muhâfaza için günah ve mâsiyetlerin menfî telkinlerinden son derece sakınmak gerekir.

Kalb, günah lekeleri tarafından iyice istîlâ edildiğinde gaflet ve kasvet karanlıklarına gömülür. Ayna üzerinde oluşan kirlerin ve lekelerin, zamanla görüntülerin netliğini bozması gibi, günah kirleri de kalb gözünü köreltir; güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü ayırt etme vazîfesinde kişiyi acze düşürür. Bir zaman gelir ki, kalbe hayat veren îman nûru da söner. Böyle bir sîne, artık içinde cenâze bulunan kabir çukurundan farksızdır. Şâirin dediği gibi:

Îmandır o cevher ki ilâhî ne büyüktür!

Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür!..

Kalbin mânen ölümü netîcesinde kişi, hayır ve şerri birbirinden tefrîk eden en mühim istîdâdını kaybetmiş olur. Artık rûha zehir saçan en büyük günahlar bile, ağırlığı hissedilmeden işlenebilir. Ömer bin Abdülazîz -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözleri, bu hakîkati ne güzel ortaya koymaktadır:

“Haramlar bir ateştir. Ona ancak (kalbi) ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını duyarlardı.”

İnsanoğlu, maddî ve fânî kayıplar karşısında gösterdiği teyakkuz ve endişeyi, gafleti sebebiyle mânevî ve ebedî kayıplar için gösterememektedir. En fecî gaflet, kişinin ölü bir kalbe sâhip olmasına rağmen bunun ıztırâbını duymamasıdır. Vehb bin Münebbih -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözü çok mânidardır:

“İnsanlar ne kadar da tuhaf! Bedeni ölenlere ağlıyorlar da gönlü ölenlere ağlamıyorlar. Oysa asıl felâket, gönlün ölmesidir!”

İşte bu hakîkati en zirve seviyede idrâk hâlinde olan Hak dostları, dünyevî ve fânî kayıplardan ziyâde, dâimâ uhrevî ve ebedî hayâtı ilgilendiren mânevî kayıplara karşı teyakkuz hâlinde olmayı telkin etmişlerdir.

Hak dostlarının gönüllerinden taşıp fem-i muhsinlerinden dökülen öğütler, -nasîbi olanlar için-kalb aynası üzerinde biriken kiri-pası üfleyip ona aslî berraklık ve nûrâniyetini tekrar kazandıran feyizli nefeslerdir. Velîlerin bu rûhâniyet ve rahmet nefhasından ancak kahr-ı ilâhî ile mühürlenmiş nasipsiz kalbler mahrum kalırlar. Zîrâ böyle bir felâkete dûçâr olanlara -değil evliyâullâh- peygamberler bile nasîhat etseler kâr etmez. Kalbleri günah kirleriyle tamamen kararıp mânevî idrâk melekeleri dumûra uğramış olduğundan, artık hakîkati kavrayamazlar.

Ebû Türâb en-Nahşebî -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyuruyor:

“Kararmış bir kalbin üç alâmeti vardır:

1- Kişinin günahlardan ürperti duymaması.

2- İtaat ve ibâdetlerin gönle lezzet vermemesi.

3- Nasîhatlerin tesir etmemesi.
Gönül dünyâmızın bu duruma düşmemesi için, Rabbimizin lutfettiği hidâyet rehberleri olan ilâhî kitapları, peygamberleri ve peygamber vârisi Hak dostlarının kalbleri ihyâ eden feyizli irşadlarını baş tâcı etmemiz îcâb eder.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

“Sâlih ve sâdıklardan uzakta kalıp dünyâya bağlanan ve nefsine râm olan kişi, âleme sultan da olsa, gerçekte ölüdür.”

Ebû Ümâme -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Lokmân Hakîm, oğluna dedi ki: «Âlimlerin (ve âriflerin) meclislerinde bulun! Hikmet ehlinin sözlerini dinle! Çünkü Allâh Teâlâ, yağdırdığı bol yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalbi de hikmet nûruyla diriltir.»” (Heysemî, I, 125)

Kalbin mânevî sıhhatini muhâfaza etmek veya hasta bir kalbi iyileştirmek için yapılması gerekeni, kalbi yaratan Mevlâ’mız şöyle bildirmiştir:

“...Bilesiniz ki, kalbler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Vücut mülkünün sultânı mevkiinde olan kalb, zikrullâh ile ihyâ olup hakkı bâtıldan ayırt edebilecek bir nûra kavuştuğunda, emri altındaki bütün uzuvlara isâbetli emirler verir. Netîcede Hakk’ın râzı olduğu bir kulluk kıvâmına erişilir.

Zikrullâhın hayâtî ehemmiyetini en iyi şekilde müdrik olan mürşid-i kâmiller, gönüllerin her fırsatta, hattâ dâimî olarak Allâh’ın zikriyle meşgûl olması gerektiğini telkîn ederler. Yahyâ bin Muâz

-rahmetullâhi aleyh- şöyle buyurur:

“Allâh’ın zikriyle gönüllerinizi yenileyiniz, çünkü gönüller çabuk gaflete düşerler.”

Hakîkaten, kalben Hakk’a vuslatın en kestirme yolu olan aşkullâh ve muhabbetullâha erişebilmek için evvelâ gönlün mâsivâdan arınıp Allâh’ın zikriyle mücellâ hâle getirilmesi îcâb eder ki, o gönül, hakîkatin ve sırların aynası olsun.

Fudayl bin Iyâz -rahmetullâhi aleyh- buyurur ki:

“Allâh Teâlâ geceleyin tecellî buyurduğunda şöyle seslenirmiş:

«Gündüzleri Ben’i sevdiklerini iddiâ edenler nerede? Her âşık, sevgilisi ile başbaşa kalmayı sevmez mi? İşte Ben, şu anda huzur makâmında Benimle konuşan, müşâhede makâmında Bana hitâb eden dostlarıma nigehbânım (nazar etmekteyim). Yarın cennetimde onların gözlerini aydınlatacağım.»”

Rivâyete göre Allâh Teâlâ Dâvûd -aleyhisselâm-’a şöyle vahiyde bulunmuş:

“Ey Dâvûd! Gece karanlığı bastırdığında uyuyup Ben’i anmayan, Ben’i sevme dâvâsında yalancıdır.”

İhlâs, samîmiyet, aşk ve vecd içinde bir kulluk hayâtı yaşayabilmek için gecelerin feyzinden istifâde edebilmek şarttır.

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-’ın, vefâtı sırasında Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a verdiği nasîhatlerden biri şöyledir:

“…Ey Ömer! İyi belle! Allâh Teâlâ’nın gece yapılmasını istediği bir takım vazîfeler vardır, bunların gündüz yapılması muvâfık olmaz! Gündüz yapılması gereken işler de vardır ki, bunlar da gece yapılırsa sıhhatli olmaz…”

Geceleri sabahlara kadar ibâdetle meşgûl olan Bişr-i Hafî Hazretlerine:

“–Geceleyin belli bir süre istirahat edemez misiniz?” dediklerinde o Hak âşığı büyük velî, şu hikmetli mukâbelede bulunur:

“–Hak Teâlâ, geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı hâlde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geceleri ayakları şişip mübârek ayaklarından kan damlayıncaya kadar namaz kılmışken; Hak Teâlâ’nın bir tek günâhımı dahî bağışladığını bilmeyen ben, nasıl uyuyabilirim?!”

Gönüller sultânı Hazret-i Mevlânâ da şöyle buyurur:

“Ey Hak âşığı! Geceleri az uyuyanlardan, seher vakitleri günahlarının bağışlanmasını isteyenlerden ol!

Bâri ana rahmindeki çocuk gibi azıcık kımılda da, sana nûrânî duygular lutfedilsin. Ana rahmine benzeyen, şu sıkıntılı, kasvetli, kederlerle dolu dünyadan dışarı çıkarsan, yeryüzünden daha geniş, daha ferah bir âleme çıkmış olursun.

Hoşa gitmez bir renkte olan gecede nice güzellikler vardır. Âb-ı hayât, karanlıkla dost olmuş, onun içine gizlenmiştir.

Sen bana kendi mânevî güçsüzlüğünle bakma; gece, sana gecedir, ama aynı gece, bana kuşluk vaktidir.

Gecenin hakîkatini görebilen, uykuyu istemez; uykudan kaçar. Bir çok nurlu gönüller, sayısız tertemiz canlar, geceyi ihyâ ederler; uyumaz, kulluk ederler. Allâh’a yalvarıp yakarırlar.

Gece, gayb dilberinin, mânâ güzelinin duvağıdır.

Gündüz nasıl olur da geceye eş olabilir? Senin nazarında gece, simsiyah bir tenceredir. Çünkü sen gece helvasından tatmadın, gecenin hakîkatini, ne olduğunu anlamadın…

Hazret-i Mevlânâ, gecelerde yaşadığı aşk ve vecdi Dîvân-ı Kebîr’inde de şöyle dile getirir:

Sâkî! Kadehi, aşk-ı ilâhî ile doldur!

Mestâneye ekmek sözü etmekten uzak dur!

Sun kevseri, kansın suya hep teşne gönüller,

Deryâda yüzen canlı, sudan başka ne ister.

Doldur o şerâbdan, yine doldur, yine bir sun!

Dursun gece ey dost, onu durdur, ne olursun!

Vur uykumu zincirlere vur, geçmesin anlar.

Varmaz gecenin farkına, varmaz uyuyanlar! 3

Geceler ve bilhassa seher vakitleri, Hakk’a yakınlaşmanın müstesnâ fırsatlarıdır. Bu vakitleri büyük bir nîmet bilmek gerekir. Bu nîmetten mahrûmiyetin başlıca sebebi ise günahların kalbî hassâsiyeti köreltip insanı gaflete sürüklemesidir.

Hasan-ı Basrî -rahmetullâhi aleyh- buyuruyor ki:

“Kişinin gece ibâdetine kalkmamasının tek sebebi, işlediği bir günahtır. O hâlde her akşam nefsinizi sorgulayıp kendinizi denetleyiniz. Gece ibâdetine kalkmak için Rabbinize tevbe ediniz. Gece ibâdetine kalkmak, ancak günahları altında ezilen kişiye ağır gelir.”

Gecelerin mânevî feyzinden lâyıkıyla istifâde için gündüzleri mâsiyetten sakınmak ve seher vaktinin feyzini bütün güne taşımak îcâb eder. Nitekim, adamın biri İbrâhîm bin Edhem Hazretlerine:

“–Gece ibâdetine kalkamıyorum, bana bir çâre öğret.” deyince İbrâhîm bin Edhem Hazretleri, ona şu cevâbı verir:

“–Gündüzleyin Allâh’a isyân etme; geceleri O seni huzûrunda durdurur, geceleyin O’nun huzûrunda bulunmak en yüksek bir onurdur. Günahkârlar bu onuru hak edemez!”

Gece ve gündüzlerin ibâdetlerle ihyâ edilmesinin yanısıra, bu ibâdetlerin kalbî bir rikkat ve hassâsiyet ile îfâ edilmesi de son derece mühimdir. İbn-i Abbâs

-radıyallâhu anh- buyurur:

“Tefekkür ile kılınan iki rekât namaz, Rabbinden gaflete düşmüş bir gönülle bütün bir geceyi ibâdetle geçirmekten daha hayırlıdır.”

Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- da şöyle buyuruyor:

“Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibâdetten üstündür.”

Görüldüğü üzere, ibâdetler ancak mânevî teyakkuz, huşû ve tefekkür ile îfâ edildiğinde kıymet kazanır. Ashâb-ı kirâmın ve onları güzelce tâkib eden sâlih mü’minlerin en mühim hasleti de bu kalbî kıvâma sâhip olmalarıdır. Nitekim Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-, dostlarına şöyle derdi:

“Siz, ashâbdan daha çok namaz kılıyor ve ictihad yapıyorsunuz. Ama onlar dünyâya karşı sizden daha zâhid, âhirete karşı sizden daha rağbetli idi.”

Hasan-ı Basrî -rahmetullâhi aleyh- buyuruyor ki:

“Seleften biri, geceleyin Kur’ân okuduğunda sabahleyin kendisini görenler sararıp solmasına, hâlsizliğine, bitkinliğine bakarak gecesini ibâdetle geçirdiğini onun yüzünden anlarlardı. Oysa bugün herhangi biri geceleyin Kur’ân’ı baştan sonuna değin okuyor ama sabahleyin kalktığında, sırtına hırkasını çekip uyumuş gibi yüzünde hiçbir değişiklik görülmüyor.”

İşte Hakk’ın sevgili kullarını mümtaz kılan husûsiyet, ibâdetleri kalbî bir rikkat ve hassâsiyet ile îfâ etmeleridir. İbâdetleri Hak katında makbûl kılan da ihlâs ve takvâdır. Yâni Allâh’ın emir ve nehiylerine karşı büyük bir samîmiyet, hürmet ve hassâsiyet ile boyun bükerek rızâ-yı ilâhî istikâmetinde dosdoğru yürümektir.

Bu vesîleyle, ömrü boyunca “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hûd, 112) âyetinin şümûlüne girme gayretiyle yaşayıp, örnek bir şahsiyet sergileyen ve feyizli irşadlarıyla gönüllerimizi ihyâ eden Hak dostu Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-’in, vefatlarının sene-i devriyesine tekabül eden bu günlerde, azîz rûhlarına bir Fâtiha-i Şerîfe ve üç İhlâs-ı Şerîf hediye edilmesini istirhâm ederiz.

Cenâb-ı Hak bizleri, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun vârisleri olan Hak dostlarının rûhâniyet iklîminden ve örnek şahsiyetlerinden feyiz alarak rızâ-yı ilâhîsine erdirdiği sâlih kullarından eylesin!

Âmîn!

Dipnotlar: 1. Bkz. Tirmizî, Hac, 49/877; Ahmed bin Hanbel, I, 307. 2. Bkz. Said Bektaş, Fadlu’l-Haceri’l-Esved ve Makâmi İbrâhîm, s. 36-38, Beyrut, 1420; Dr. Muhammed İlyâs Abdülğaniy, Târihu Mekkete’l-Mükerrameti Kadîmen ve Hadîsen, s. 43, el-Medînetü’l-Münevvere, 2001. 3. Dîvân-ı Kebîr’den nazmen dilimize çeviren: Emin Işık. (Marmara Ü. İlâhiyat Fak. Emekli Öğretim Üyesi).

« Önceki ::